BİR TÜRLÜ ANLAŞILAMAYAN ‘LAİKLİK’

BİR TÜRLÜ ANLAŞILAMAYAN ‘LAİKLİK’

 Mustafa EFENDİOĞLU   

                   Geçen ay Cumhur Aksel Hocamız; “Dinlerin Dönüştürülmesi Sürecinde Uyanık Olma Zorunluluğu Ya da Hıristiyan Olup Bütün Sıkıntılardan Kurtulmak…” başlıklı bir yazıyı kaleme almıştı. Cumhur Aksel bu yazısıyla,  İnternette,   Dr. Faruk Saleem imzasıyla dolaşan bir yazıya hem cevap veriyor; hem de bu yazıda Müslümanların bilinçaltına verilmek istenen; “İslam mısın, o halde geri kalmaya mahkûmsun. İslam’dan kurtul, sende, uygar ol, medeni ol ve bolluk içerisinde yaşa”  içerikli sublımınal bir mesaj olduğunu ve bu konuda Müslümanların uyanık olması gerektiğini ifade ediyordu.
                   Müslüman Türk dünyasına verilmek istenen bu tip mesajlar aslında yeni değildir. Nitekim böyle bir algı Osmanlı’nın Tanzimat döneminden itibaren zihinlerde yaratılmak istenmiştir. Yani, asgari 250 yıllık mazisiyle bu tip mesajlar veya açık görüşler, söylemler zamanla dozajını artırarak günümüze kadar gelmiştir.
                   Örneğin Ahmet Şefik’in, 1864 yılında aşka gelerek sarfettiği “Bayrakta hilal yanında Haç da olsa ne çıkar.” sözünü Mithat Paşa 1875 yılında biraz daha ileri taşıyarak Türk bayrağının yanına bir haç koyar ve bu haçlı bayrağını İstanbul sokaklarında gezdirir(!) O Mithat Paşa ki, kendisi iki kez sadrazamlık (Başbakanlık) yapmış, Tuna, Aydın, Suriye Valilikleri ve Osmanlı Anayasası olan Kanun-i Esasiyi hazırlayan komisyonun başkanlığı görevlerinde bulunmuş; çok ama çok önemli bir devlet adamı, bir Osmanlı paşasıdır.
                   Mithat Paşa bu söylem ve eylemlerinde yalnız değildir. Nitekim İslamiyet’in yeniliğe engel olduğu, din değiştirmemiz gerektiği fikri maalesef bazı aydın ve devlet adamlarınca Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar taşınır. Mahmut Esat Bey, Fethi Bey, Teyfik Rüştü Bey… ve daha niceleri… Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne çıkan bazı milletvekilleri, din değiştirmemiz gerektiğini, İslam’ın terakkiye engel olduğunu, açıkçası Hıristiyan olmamız gerektiğini söyleme cesaretini göstermişlerdir. Saltanatın yanlışlıkları, savaşların getirdiği yıkım ve acılar, ülkede yaşanan açlık ve sefalet, yurdumuzun açıkça işgali ve buna benzer tüm olumsuzluklar….; “İşte! ‘İslam’ız o yüzden bu hallerdeyiz”  söylemlerini dillendirmek isteyenlerin arayıp da bulamadıkları en büyük fırsatlardır.
                   Cumhuriyet’in ilanından sonra bile Mustafa Kemal’in Meclis’te olmadığı günlerde Meclis kürsüsünde bu tip histerikli konuşmalar yapılmış, Macarlar örnek gösterilerek din değiştirmemiz gerektiği ifade edilmiştir. Mustafa Kemal, Meclis tutanaklarını okurken bu tip konuşmalardan haberdar olmuş ve bir hayli öfkelenerek, bu konuda kim ne demiş, kim ne söylemiştir diye bir bir not almıştır. Mustafa Kemal, Meclis kürsüsüne çıkarak bu konuda resmi tutanaklara geçen görüşlerini, tarihi söylemini irade eylemiştir. Bugün Mustafa Kemal’i bir din düşmanı veya bir ateistmiş gibi göstermeye çalışan bir grup insan müsveddesine belki de verilebilecek en güzel cevap bu tokat gibi ders niteliğindeki sözlerdir. Burada Mustafa Kemal’in bu sözlerini yazmayacağım; çünkü Mustafa Kemal’in bu ders niteliğindeki sözleri bu yazıda birkaç satırla geçiştirilemeyecek kadar mühim ve değerlidir. Ama meraklılarına “Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlardaki Konuşmaları” ( Kazım Öztürk-Kültür Bakanlığı Yayımları) adlı kitapta bu kıymetli sözleri bulacaklarını söyleyebilirim.
                   İşte bu ahval ve şerait içerisinde yani ülkede herkes uyurken Türk milleti adına  “UYANIK OLMA ZORUNLULUĞUNU” hisseden birisi vardır(!) Bu kişi, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’tür. 
                   Mustafa Kemal’in İslam dini adına yaptığı çok büyük hizmetler vardır. Bu hizmetlerin başında David Rockefeller’in dediği gibi “Mustafa Kemal’in varlığı bizim İsrail devletini kurmamızı 30 yıl geciktirdi. Bu gecikme bizlere milyarlarca dolara mal oldu” demesi bile yeterlidir. Müslüman dünyasının emperyalizme karşı giriştiği o büyük savaşta  Mustafa Kemal’in lider olması, mazlum milletlere örnek teşkil etmesi, Fatih’ten sonra adeta İstanbul’u ikinci kez  fethederek Peygamberimizin övdüğü o büyük komutan olma sıfatına, şerefine erişmesi … Bütün bu örnekler Mustafa Kemal’in İslam dünyasına yaptığı hizmetlerin sadece küçük bir bölümüdür.
                   En doğrusunu ALLAH (CC) bilir diyerek belki de Mustafa Kemal ATATÜRK ’ün,  Müslüman âlemine yaptığı en büyük iyilik “LAİKLİĞİ” getirmiş olmasıdır(!) Ne dersiniz? Bu bağlamda ortada 250 yılı aşkın bir süredir gezinen sublımınal söylem içerikli mesajlar, David Rockefeller gibiler ve bunların; modadan, sinemadan tutun da taa siyasi partilere kadar kurduğu veya kurdurttukları binlerce cemiyet veya teşekküllerin bu içerikli çalışmaları… Bunlara ilaveten Papalığın (Vatikan’ın), 3. bin yılda Küçük Asya’yı (Anadolu’yu)  yeniden Hıristiyan yapma irade ve eylemleri… FETO gibi Hıristiyan aşığı gizli Kardinallerin, iblislerin, hoşgörü masalları, dinlerarası diyalog safsataları altındaki söylem ve çalışmaları… daha on binlercesi, daha nicesi.
                   Bütün bunların hepsinin ortak yanı ortak özelliği Mustafa Kemal ATATÜRK ’e olan aleni veya gizli düşmanlıkları değil midir? Neden bu zararlı şer odakların ortak düşmanı ATATÜRK’ tür? Hiç düşündünüz mü? Türkiye’ye ‘Ilımlı İslam’ı FETO aracılığıyla ithal etmek isteyenler acaba kimlerdir ve bunların arkasındaki güç merkezleri nereleridir? Sonra Türkiye’deki laiklik modeli İslam’a veya diğer dinlere karşı ılımsız mıdır da Ilımlı İslam modeli getirilmek istenilmektedir? Ve bütün bunların (şer odaklarının) karşısındaki en büyük engel nedir? İşte bu sorunun cevabı hiç şüphesiz Mustafa Kemal’in getirdiği “LAİKLİK” ilkesidir. Zaman zaman TV programlarında bazı din adamı veya aydın kisvesi altındaki kuzu görünümlü sırtlanların Türk tipi laikliğe saldırmaları, tahrip etmeye çalışmaları elbette ki masumane değildir(?)
                   Peki, Mustafa Kemal ATATÜRK ’ün getirdiği laiklik dinsizlik midir?
                   Hüsrev Gerede, Atatürk’ün Samsun’a birlikte çıktığı silah arkadaşıdır. Atatürk’ün dini inancı ve Hz. Muhammed hakkındaki düşüncelerini yakından bilen Hüsrev Gerede(!!!) (Not: bu cümleyi yararlandığım kitaptan bu şekilde yazdığı için aynen alıyorum) (Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu -Atilla Oral- Demkar Yayımevi -İstanbul -S.13)
                               “İnanıyor muydu? Buna doğrudan doğruya cevap vermek güçtür. Her halde oruç tutan, namaz kılanlardan değildi. Dini hasbıhal ve muhabbetlerinde, Athe yani dinsiz görünür, gayet hür konuşur, fakat söz Allah’ın resulü Hazreti Muhammed’e intikal edince bu mübarek insanın cidden büyük bir dahi ve siyasi olduğunu söyler, asırlarca İslam dünyasında ismini hutbelerde okutmuş ve okutmakta bulunmasının, peygamberimizin siyasi kudretinin en parlak ve büyük bir timsali olduğunu ileri sürerdi.
                   Athe görünmesi hislerinde inkılapçılığın belki bir zarureti, bir tezahürü idi. Herhalde  beşerin üstünde bir kuvvete inanmıştı….” diyor. Yani en yakınındaki dahi ATATÜRK’ü yanlış anlamış veya hiç anlayamamış görünüyor. Hüsrev Gerede “İnanıyor muydu? Buna doğrudan doğruya cevap vermek güçtür…” diyerek zaten kendisini ifşa ediyor. En yakınındaki Mustafa Kemal’i anlayamamış; ama en uzaktaki elin oğlu bakın nasıl anlamış(!)
                   “Atatürk, agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı kesinlikle reddediyor (Bilgi Notu: Agnostik; teolojik olarak Tanrı’nın varlığını veya yokluğunun bilimsel olarak da evrenin nerden türediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren bir felsefi akımdır); ancak dininin, kâinatın mucidi ve hâkimi Tanrı’ya inanmak olduğunu söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir Tanrı’ya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı’ya seslenmenin beşeriyet için iyi olduğunu belirtiyor.” Charles H. Sberril’in Amerikan Dışişleri arşivindeki gizli raporundan.
                   Atatürk’ün dini görüşleri hakkında tutulan bu istihbarat raporunda elin adamı kısacası Mustafa Kemal’in evreni yaratan bir Tanrı’ya kuvvetle inandığını, agnostiklerin aksine Tanrı’nın varlığını bilimsel yollarla açıklanabileceğini savunduğunu, insanlığın Tanrı’ya ihtiyacının olduğunu ve Tanrı’ya seslenmenin (Dua etmenin) insanlık için iyi olduğu söylerken oysa bizim Mustafa Kemal’in yakınındaki Hüsrev Gerede “İnanıyor muydu? Buna doğrudan doğruya cevap vermek güçtür:… Athe görünmesi hislerinde, inkılâpçılığın belki bir zarureti, bir tezahürü idi. Herhalde beşerin üstünde bir kuvvete inanmıştı…”  diyor. Rezalete bir bakar mısınız? Ha bu iki örneği neden verdim hemen söyleyeyim. Verdim çünkü Türkiye’ye özgü Atatürk’ün getirdiği bu Türk tipi laiklik anlayışına içerde bizimkilerin bakışıyla, dışarıdaki yabancıların bakışı, az önce verdiğim bu istihbarat raporuyla, Hüsrev Gerede’ye ait görüşler kadar taban tabana zıt, taban tabana farklı ve keskindir.
                   Bizim cahillere göre Mustafa Kemal’in getirdiği laik dinsizliktir, dinden uzaklaştırmaktır. Elin oğluna göre ise Türkiye’deki laiklik, dünyada eşi benzeri görülmeyen bir laikliktir ve bu laiklik, aslında Osmanlı’da azınlıklara verilen (Havra-Kilise halklarına) bazı hakları, imtiyazları bu azınlıkların ellerinden almak için Mustafa Kemal tarafından uydurulmuş bir kılıftır. Türkiye hiç olmadığı kadar bu Laiklik kisvesi altında İslâmi’dir.
                   Avrupa Birliği raporları-ABD ve diğer Hıristiyan devletlerin raporlarında Atatürk’ün Türkiye’de Laiklik adı altında dini bir örgütlenme kurduğunu (Diyanet İşleri Başkanlığı- İmam Hatip Liseleri… vs), laiklik bahanesiyle pek çok azınlık veya yabancı devlet okulunun kapatıldığını  (Örneğin Bursa Amerikan Koleji’nin bu okulda okuyan iki Türk gencinin Hıristiyan olduğu gerekçesiyle kapatılması… gibi) Türkiye’de devlete bağlı maaşlı din adamları sınıfının oluşturulduğunu, nüfus kâğıtlarında din hanesinin konarak aslında sınıflanma yapıldığını, misyonerlik çalışmalarının sıkı takibata uğratıldığını… yazmakta ve rapor etmektedirler. Yani elin oğlu Türkiye’deki laiklikten hiç ama hiç hoşnut değillerdir. Bunca Hıristiyan devletin ‘Ilımlı İslam’ istemesinin nedeni anlayacağınız üzere İslam’a olan sevgilerinden değil, Türk tipi laikliğe olan düşmanlıklarındandır.  Düşmandırlar çünkü Hıristiyanlar bu sistemde istedikleri gibi at koşturamamaktadır.
                   Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar rejime veya Atatürk’e muhalif olanların düşmanlıkları altında Atatürk’ün ‘İslami Osmanlı Devleti’ni’ yıkıp, yerine ‘Laik Türkiye Cumhuriyet’ini’ kurduğu ve Atatürk’ün İslami hükümlere aykırı hareket ettiği düşüncesi yatmaktadır. Böyle düşünenlerin bilmesi gereken tarihi gerçekler vardır. Bu gerçekler
                   Osmanlı Devleti bu çevrelerin zannettiği gibi hiçbir zaman bir ‘Din Devleti’ olmamıştır.
                   Osmanlı Devletinin en az iki buçuk asırdan beri modernleşme çalışmalarını sürdürmektedir ve ‘Çağdaş Ülke’ olma kararını ilk veren kişi Atatürk değildir.
Atatürk,  durup dururken tıkır tıkır işleyen ‘katıksız bir din devletini’ yıkarak yerine ‘ulusal ve laik’ bir Türk devleti kurmuş değildir.
Türk tipi laiklik anlayışı, zaten İslamiyet’te var olan dini hoş görünün adeta resmileşmiş bir şeklidir.
                   Bu laiklik anlayışıyla Mustafa Kemal Atatürk, İslamiyet’e içeriden veya dışarıdan gelebilecek saldırıları bu sayede engellemiştir.
                   Sözümüzü, sözün özüyle burada keserek o sese kulak verelim;
                    “LAİKLİK ASLA DİNSİZLİK OLMADIĞI GİBİ, SAHTE DİNDARLIK VE BÜYÜCÜLÜKLE MÜCADELE KAPISINI AÇTIĞI İÇİN, GERÇEK DİNDARLIĞIN GELİŞMESİ İMKÂNINI TEMİN ETMİŞTİR. LAİKLİĞİ DİNSİZLİKLE KARIŞTIRMAK İSTEYENLER, İLERLEME CANLILIĞIN DÜŞMANLARI İLE GÖZLERİNDEN PERDE KALKMAMIŞ DOĞU KAVİMLERİNİN FANATİKLERİNDEN BAŞKA KİMSE OLAMAZ.”
(Mustafa Kemal ATATÜRK – 1930)
 

Başa dön tuşu