Trend

BİR İNSAN NİÇİN BELEDİYE BAŞKANI OLMAK İSTER?

BİR İNSAN NİÇİN BELEDİYE BAŞKANI OLMAK İSTER?

 Halil GÜR

           Yerel seçimlerin arifesinde böyle bir soruyu sormak ve bu sorunun cevabını aramak pek kolay olmasa gerek. Büyük oranda saflar belirlenmiş, kılıçlar çekilmiş. Vaatler, havai fişekler gibi dört bir yana savrulacak, savruluyor. Seyirciler arenadaki yerlerini almaya hazırlanırken, gladyatörler (adaylar) de az sonra başlayacak vahşi bir savaşın son hazırlıklarını yapmakla meşgul. Bu öyle bir savaş ki, baştan sona kuralsızlık hâkim.

Gladyatörlerin (adayların) mahremine kadar her şeyleri ortaya dökülecek ve kazanmak için, evet sadece kazandım diyebilmek için, şeytana bile pabucunu ters giydirecek bin bir hile sergilenecek.

Böylesine bir kargaşa (seçim) ortamında kim gladyatör- esas söyleyişiyle aday- olmak ister. Soruyu içinde bulunduğumuz zaman dilimine uygun olarak tekrar soralım:

Bir insan niçin belediye başkanı olmak ister?   

Yukarıdaki sorunun karmaşık cevaplarını aramak şu an için gereksiz görülebilir. O nedenle Türk kültürünün derinliklerinden süzülüp gelen şu hakikat incisiyle yolumuzu aydınlatmaya çalışalım:

“Derdime vâkıf değil cânân (sevgili) beni handân (gülen, şen) bilir
Hakkı vardır şâd (
sevinçli, memnun)  olanlar herkesi şâdân(sevinçli) bilir
Söylesem tesiri yok sussam gönül râzı değil
Çektiğim âlâmı (
elem, keder) bir ben bir de Allah’ım bilir.” FUZÛLÎ

Fuzûlî, yüzyıllar öncesinden sevgilinin ilgisizliğinden yakınırken aslında “Söylesem tesiri yok sussam gönül râzı değil” diyerek bir hakikati en veciz bir ifadeyle ortaya koyuyor.

İşte biz de tam bu noktada söyleyeceklerimizin tesirinin olup olmayacağını bilmeden, susmaya razı olmayan gönlümüzün sesini dinleyerek bu satırları yazmaya çalışıyoruz.

O nedenle, bu hakikatten yola çıkarak, gönlümüzün sesine uyup yazımıza da başlık olan soruyu sorduk:

BİR İNSAN NİÇİN BELEDİYE BAŞKANI OLMAK İSTER?

            Böyle bir soruya hangi yerleşim yerinden aday olunuyorsa o yere olan aşktan başlayıp, insanını sevdiğinden dem vurarak, vaatlerin ve projelerin sıralanmasıyla devam eden birçok şey söylenebilir. Fakat benim sorduğum o değil. Yani yukarıdaki soruya cevap teşkil edecek açıklamaların mikrofon ele alınınca yapılması beni tatmin etmiyor.

Asıl aradığım şu:

Bu soruya nefsinin, kontrolsüz hırsının esiri olmadan; her türlü maddi-manevi çıkar ve beklenti kaygısından arınarak verilecek cevaplar muteberdir.

O nedenle, belediye başkanı olmak isteyenlerin bu sorunun cevabını en önce ve her şeyden önce vicdanlarında vermesi gerekir. Yalnız kaldıklarında, gece uyumak için başlarını yastığa koyduklarında ya da çok sevdikleri bir yakınını ebedî yolculuğa uğurladıktan sonra mezarlıktan çıkarken yaşadıkları ruh haliyle bu sorunun cevabını vermeleri gerekmektedir. Çünkü insan, kalabalıklar karşısında alkışların aldatıcı coşkusunu yaşarken eline mikrofonu aldığında vicdanın sesi kesilebilir. İnsaf tatile çıkar, ölçü kaçabilir. Vaatlerini, işporta tezgâhına düşmüş “batan geminin malları” misali, önünü arkasını düşünmeden, arka arkaya sıralama gafletine düşülebilir. Her ne olursa olsun, nasıl olursa olsun kazandım diyebilmek için, sonu gelmez bedeller ödemek pahasına çeşitli taahhütlerde bulunularak bir yerleşim yerinin geleceği ipotek altına sokulabilir. Bunun sonu en azından mahcubiyet çukurlarında saklanacak yer aramaktır. Tabii bu durumun başka sonuçları da vardır.

DOĞRUYU SÖYLESEM HALK RAZI DEĞİL / YANLIŞI SÖYLERİM HAK RAZI DEĞİL

Şu anda hangi şaire ait olduğunu hatırlayamıyorum; ama dilime dolanan iki mısrayı yazmadan geçemeyeceğim:

“Doğruyu söylesem halk razı değil / Yanlışı söylerim Hak razı değil.”

Birçok anlamsızlık ve riyakârlık ile harmanlayarak, takiyelerle makyajlanmış sözde projelerle ortaya çıkmak yerine, yapmaya çalışılan işe ait ilk imtihanın yukarıdaki ilk esasına hangi ölçüde uyabileceğinin muhakkak değerlendirilmesi gerektiği inancındayım.

Mikrofonu eline alan, yanlışı söyleyerek halkın (oyunu) rızasını mı kazanmaya çalışacak; yoksa doğruyu söyleyerek Hakk’ın rızasını mı?

Doğruyu söylese oy kaygısı; yanlışı söylese – tabii inancı varsa- Hak korkusu.   

Türkiye’nin son yıllarında siyaset bezirgânlarının elinde kullanacağı oyun yönünü dahi tayin edemeyecek hâle getirilmiş kalabalıklar, birtakım yönlendirmelerle yalan ama tatlı masallarla uyutulmayı, avutulmayı marifet ya da seçim zannedebilirler. Ya da sadece genel başkanların seçtiklerini seçerek demokratik haklarını kullandıkları düşüncesine kapılabilirler.

Aslında yukarıdaki iki mısrayı tersinden okuyarak, şu sonuca varmak da mümkün.

Halk, her türlü takiye ve makyavelist yaklaşımlardan arınarak, doğruyu, sadece doğruyu söyleyeni seçmeye hazır mı? Siyasetçiler mi yanlışı söyleyip halkı kandırarak neticeye gitmek istiyorlar; yoksa halk mı bu ortamı oluşturuyor? Ya da dayatılan ekonomik dengesizlikler, halkın çaresizliği ve çeşitli yozlaştırma gayretleri mi bu tablonun sebebi? Ya da ne bileyim başka sebepler mi söz konusu?

Sebep ya da sebepler her ne olursa olsun, yukarıdaki tablo tartışmasız bir hakikat gibi karşımızda durmaktadır. Çünkü “dilenci kültürü”, “sadaka kültürü” gibi kavramalar sıklıkla gündemimizi işgal ediyor.

Oysa hangi partiye verilirse verilsin, ipotek altına sokulmamış hür iradeyle ve sadece inanıldığı için verilen oylar -yanlış adreslere dahi gitmiş olsalar- güzel oylardır, kutsal oylardır. Çünkü çıkarsızdırlar, riyasızdırlar ve kendilerince bir inancın, bir dünya görüşünün gereği yerine getirilmiştir.

Konuşmaların Hak korkusuyla şekilleneceği ve neticenin helâl oylarla belirleneceği bir siyaset yarışı yaşanması dileğiyle, yazmaya çalıştıklarımızın samimi bir uyarı olmasını istedik.

Biz sadece yukarıda ifade etmeye çalıştığımız doğru ve güzel değerlerin savunucusuyuz. Yoksa kimsenin doğrudan ne karşısındayız ne de yanındayız. Kişileri ya da kurumları desteklememiz yukarıdaki değerlere sahip çıkışları ile ilgilidir. Bu destek biat kültürüyle şekillenmez ve kayıtsız şartsız değildir. Desteğimiz yukarıdaki değerlere sahip çıkıştaki samimiyet var olduğu müddetçe devam eder.

Her şeye rağmen demokrasimizi yaşatmak ve olgunlaştırmak gereğine işaret etmek istiyorum. Adayların mahremine kadar her şeylerinin pazara dökülmediği; olayların peşi sıra sürüklenerek özden kopulmadığı; fikirlerin, ideallerin, dinamiklerin yarıştığı güzel bir seçim dönemi dileğimi tekrarlayarak son noktayı koymak istiyorum.

NOT: On sene önce yazdığımız bir yazı; hala taptaze ve güncel. H. G.

Başa dön tuşu