EDEP, ADAP, ZARAFET

EDEP, ADAP, ZARAFET

Dursun KUVELOĞLU

Fukaralaşma denildiğinde hemen herkesin aklına mali konular geliyor gelmesine de yazımızın konusu ve derdinin manevi fukaralaşma olduğuna işaret edelim ve manevi fukaralaşmanın, geri dönülemez ve telafi edilemez bir düşkünlüğe sürüklenme olacağını kelimelerimize ekleyelim.
Yozlaşma, çürüme, kültür emperyalizminin zaferi yahut oryantalist çabaların hedefine ulaşması şeklinde türlü kavramlarla ifade edilen manevi fukaralaşmada son yıllarda en fazla mevzi kaybettiğimiz cephelerin başında edep, adap ve zarafet hususundaki erozyon, cehalet ve vurdumduymazlık gelmektedir.
Artık eğitim, yaş, cinsiyet ve statü ayrımına gidilmesine gerek kalmaksızın bir edepsizlik, adap bilmezlik ve zarafet fukaralığı, süratle yayılan bir çeşit salgın hastalığa dönüştü. Öylesine bir salgın hastalık ki, tıbbı manada salgın hastalık kadar toplum açısından zararlı ve yıkıcı bir mahiyet kazanan çürüme, erime ve koflaşma furyası, dört bir yanı sarıp sarmalayıp yok etmeye doğru sürüklüyor.
Edep, adap ve zarafet hazinesinden aldığımız hissenin yüklüce olduğu vakitlerde bir er kişinin kıymeti; beyefendiliği, edep ehli ve adap bilirliği ile zariflerden olup olmadığına bakılarak tartılır ve erkek adam, bu erdemler hazinesinden nasiplenme derecesine göre itibar kazanırdı.

Hanımefendiliğin ölçüsü de markalarla kuşanıp şıklıkta bir mertebe kazanması, saç ve makyaj bakımının yerli yerinde olmasıyla alakalı bir konu değildi. Hanımefendi, kültürlü olandı. Oturması, kalkması, yürümesi ve konuşmasında ölçülü davranmayı hazmetmiş ve bu hazmedişi karakteri kılmış kadınlardı. Maddi varlıklarıyla yahut işlerinin rast gitmesi sebebiyle edindikleri statü sayesinde hanımefendi ve beyefendi olunmuyordu. Ahlaki erdemlere sahip olma düzeyi bireyleri hanımefendi yahut beyefendi hâline getiriyordu.
Günümüz göstergeleri, ne yazık ki her alanda alarm veriyor vermesine de bunu dert eden organize bir akıl oluşabilmiş değil. Bu alanda ikaz eden, yönlendiren ve ikna eden bir akıl oluşamaması, edep ve adap konularındaki aşınmanın, yıkıcılığını artırarak devam etmesine sebep oluyor.
Artık nüfusumuzun kaba bir hesapla üçte ikilik bölümü apartmanlarda oturuyor ama bir arada oturmanın adabı gelişmiş ve yerleşebilmiş değil. Seyahat etme yahut ikamet ettiği şehirde bir yerden bir yere gitmede nüfusun neredeyse yarısı toplu ulaşım vasıtalarını kullanıyor ama bu araçlarla seyahat etmede uyulması gereken asgari edep ve adap kaidelerinden uzak bir kitle ile bu tür yaşama alanlarını paylaşma durumunda kalıyoruz.
Kadın yahut erkek, cep telefonuyla, başkasının duymaması gereken sözleri, herkesin duyacağı bir tonlamayla ifade etmekten utanmıyor, çekinmiyor. Özel hayat konuları, uluorta konuşulur hâle geldi. Bir de toplu taşım araçlarında oturmayı öğrenebilsek! İki kişilik yere oturuyor adam, dizleri yanında oturanın dizlerine yaslanmış vaziyette durmaktan edep etmiyor.
Yolda yürümesini bilsek bari diyeceğim ama ne yazık ki o konuda da edep ve adap fukaralığı, zarafet yoksunluğu zirve yapmış görünüyor. Çok basit bir kural değil mi, yaya kaldırımını kullanmak ve bunu yaparken herkesin yaya kaldırımının sağ tarafından yürümesi… Herkes buna uyarsa, herkes kendi yolunda rahatça, kimseyi engellemeden yahut kimseyle çarpışmadan varacağı yere rahatlıkla gidebilir.
Ama hayır! Yolda yürümek veya kırmızı ışıkta karşıya geçmek için harekete geçen yayalar, sanki bir yere gitmiyor da sokakta kitlesel bir kavga/çatışma fotoğrafı veriyorlar. İnsanların edep, adap ve zarafetten yoksun bir hayatı kanıksamaz hâle gelmesi, toplu olarak yaşamayı zorlaştırmış ve gündelik hayatın herkes için daha fazla yorucu olmasına zemin hazırlamıştır.
Sosyal medyada yaşananlar, toplumsal seviye, edep, adap ve sosyal zarafet noktasında bulunduğumuz mertebeyi yansıtması bakımından çok dikkat çekici örneklerle yüklüdür. Edepsizlik, adap fukaralığı ve zarafet yoksunluğunu özgürlük ve özgüven kelimeleriyle takas ederek saklamak için şekilden şekle giren kadın ve erkekler de eskilerin deyimiyle adab-ı muaşeret mevzusunda vardığımız utanç verici noktayı göstermesi bakımından kayda değer bir alan olarak varlığını devam ettirmektedir.
Bir ülkenin yahut bir toplumun medeniyet düzeyini tespit ederken kullanılan temel ölçüt, o ülkenin maddi varlıklar noktasında eriştiği nokta yahut sahip olduğu maddi değerleri değildir. Medeniyet terazisinin kefelerinde maddi varlıklar değil, bireyi fert yapan, beşeri insan kılan manevi hazineler yer alır.
Herhangi bir yere, ülkeye gittiğinizde o yerin yahut ülkenin medeniyet seviyesi hakkında bilgi sahibi olmak istediğinizde çok emek harcamanıza gerek yoktur. Örneğin, yolun kenarında durup, bir on dakika akan araç trafiğini izleyiniz. İzlediğiniz trafik akışında bir kaos yerine ahenk, uyum ve kurallara doğal bir riayet gördüğünüz takdirde, bulunduğunuz ülke medeniyetin asgari temellerini hazmetmiş ve kökleştirmiş diyebilirsiniz.
Kalabalık bir alışveriş merkezi, pazar yeri yahut insan selinin aktığı merkezi bir cadde/sokak gibi bir alanda da durup insanların hâllerini izlemeniz, o toplumdaki medeniyet düzeyini; adap, edep ve zarafet meselesini analiz edip, sağlıklı bir fikre sahip olmanız işten bile değildir.

Edep, adap ve zarafet gibi erdemleri aşınmış, erozyona uğramış veya unutulmuş bir toplumda, sosyal barış, hoşgörü ve uzlaşma fotoğraflarını görmek de abartılı bir ütopya olmaktan ileri gidemeyecektir. Bu erdemlerin uzağında kalmış bir toplumda, sağlıklı iletişim ve etkileşim de yaşanmayacaktır. Dört işlemi, Nil nehrinin uzunluğunu, Amazon ormanlarının bitki örtüsünü, ABD başkanlarının isimlerini, Real Madrid’in kadrosundaki futbolcuların künyelerini bilen gençlerimiz, birbirine günaydın demeyi, selamlaşmayı bilmiyor.
Genç kızlarımız ve delikanlılarımız arasında şakalaşma adı altında seviyesiz konuşmalar ve sözleri duyduğunuz zaman, arkadaşça hitap etmede kullanılan kelimelerin, kavgada dahi karşısındakine söylenmeyecek seviyesiz ifadeler olduğunu fark etmez hiç de zor değildir. Eğer aklı başında bir büyükleri, konuşma üslupları konusunda onları uyaracak olursa en masum ifadeyle, -muhabbetin temelinin edep, adap ve zarafetten oluştuğunu da bilmeden- “muhabbet” ettiklerini söyleyeceklerdir.
Edep, adap, zarafet fukaralığı toplumsal değerleri kemiren bir hastalık olarak yayıldıkça, eşler arasında huzursuzluk artacaktır. Ebeveynler ile çocukları arasında olması gereken iletişim ve seviye kaybedilecektir. Öğretmen öğrencisinden, öğrenci öğretmeninden şikâyetçi olmaya devam edecektir.
Oysa Türk milletini farklı, güçlü ve özel kılan özelliği, erdemleri hazmetmiş olması, hayatın her alanında kökleştirmeyi başarmış olmasıdır. Bu hasletlerin kaybedilmesi, bizi biz yapan değerlerin yok edilmesidir.
Bu durumda acilen yapılması gereken sanırım şudur: Çocuklarımıza, gençlerimize, kadınlarımıza ve erkeklerimize pozitif bilimleri, çağın bilgilerini yahut aktüel meseleleri benimsetmekten çok önce edep, adap ve zarafet kurallarını; kadim kavram ışığında tekrar etmek gerekirse Adab-ı Muaşeret kaidelerini verebilirsek, ülke olarak maddi manevi hedeflerimize daha kolay erişebiliriz.

Başa dön tuşu