UNUTTURULAN KÜLTÜREL DEĞERLERİMİZ

Hüseyin ADIGÜZEL
Tanzimatla ( 3 Kasım 1839 ) başlatılan ve aradaki on beş yıllık Atatürk dönemi hariç, bugüne kadar sürdürülen dönemlerin tümünde kültür hayatımız, kendi aydınlarımız, kendi devlet adamlarımız ya da yöneticilerimizin saldırısına maruz kaldı. Herhangi bir devletin yöneticilerinin ve o devletin yetiştirdiği aydınlarının, kendi kültürel değerlerine, bu denli geniş kapsamlı bir saldırısına tarihin hiçbir döneminde rastlanmaz. Dilimize, dinimize, örf, adet ve geleneklerimize, tarihimize, edebiyatımıza, hayata bakış, hayatı anlayış ve yorumlayış tarzımıza yapılan bu saldırıların tek amacı, batılıların önerileri ile milli ve dini kimliğimizin yani milletimizin yok edilmek istenmesidir.
1900’lü yılların ortalarına kadar mükemmel anlatımı olan bir dile sahiptik. O yıllardan hemen sonra başlatılan ve hızı kesilmeyen saldırılara rağmen; Yahya Kemal, Mehmet Akif Ersoy, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz Çamlıbel, Arif Nihat Asya, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Emin Bülent Serdaroğlu, Reşat Nuri Güntekin, Nazım Hikmet, Semiha Ayverdi gibi hemen aklıma geliveren edebiyat devleri bu dille şaheserler yarattılar.
Bu dil muhteşem bir medeniyetin bize bıraktığı en kıymetli hazinelerden biri idi. Bazı dil allameleri, dil fanatikleri bunun da içine ettiler. Bizi birbirimizi anlayamaz duruma getirdiler. Aramıza nifak soktular, ülke gençlerini birbirine kırdırdılar. Bazı allameler, mektep medrese kaçkınları başımıza dil profesörü kesildiler. Durmadan uydurdular, devleti yöneten zevat, kendilerini bir dil bilgini havasına girerek radyo ve televizyonlarda uydurdukları dille konuşmaya başladılar. Uydurulan bu dili mekteplerimize soktular. Kırıntı olarak bile kalmış olan kültürümüzü, irfanımızı iğdiş ettiler. Yok etmeye çalıştıkları dilimizin yerine yeni bir dil, ortak dil diye bize yutturdukları dili, İngilizce’yi Türkçe’nin yerine koymaya çalıştılar.
Büyük şehirlerimizde, caddelere, sokaklara, pazar yerlerine, büyük mağazalara, AVM’lere bakın, bir tane Türkçe, mağaza, dükkân, ofis ismi görebilecek misiniz? Bütün özel liselere bakın, Türk Dili ile eğitim verenine rastlayacak mısınız? İngilizce eğitim verdiğini ilan eden üniversitelerimizden hiç utananını gördünüz mü? Bütün bunlar, dilimizi unutturtmaya yönelik çalışmalar değilse nedir? Bunlar, yeni bir dil, İngilizce öğretmeye çalışmaktır, diyenlere “hadi oradan” deyin, “İngilizce öğrenmenin yüz tane yolu var, bula bula eğitim dilini İngilizce yapmayı mı buldunuz?” diye sorun.
Anaokullarına kadar indirilen yabancı dille eğitim, bizlere Türkçe konuşmayı unutturuyor. Gençlerimizin büyük çoğunluğu Türkçe konuşamıyor, Türkçe’ye benzeyen bir dille konuşuyorlar ve dertlerini maalesef anlatamıyorlar. Bu eğitim dili, bizi biz yapan değerlerimizi hiç fark ettirmeden törpülüyor; hiç şüpheniz olmasın, zaman içinde dilimizi yok derekesine düşürecektir. Bu suretle, kim olduğunu bilmeyen, İngiliz, Fransız, ABD, Rus hayranı nesiller her tarafta boy gösteriyorlar. Yakın zamanda bir Arap hayranlığı da moda haline getirilmeye başlandı. Bu hayranlık modası, önce sosyal medyada, sonra şehir meydanlarında çatışmaya götürecek kadar bir seviye ulaşmış durumda… Dilinden kıyafetine, saçından sakalına kadar uzayan hayranlık, beyni de etkiliyor, düşünme sistemini değiştiriyor, hayata bakış, hayatı algılayış ve uygulayış tarzını bile değiştiriyor. Yani, hayranlık, tehlikeli meselelere gebe olarak geliyor ve sonrasında o meseleler milletin başına bela oluyor. Bu kendilerinden başka birilerine duyulan hayranlık duygusu, artık iki kutup halinde gelişiyor. Daha önceleri Batı’ya duyulan bu duygu, bugün Araplara da duyulmaya başlamıştır. Bu yüzden biz, bugün, toplum olarak kendi kültürel değerlerini unutmuş, Türkçe’yi andıran bir dille konuşan, ama neyi anlattığını bilmeyen, kendi dilini, tarihini, edebiyatını, güzel sanatını, sevgiyi, saygıyı sadece söz olarak bilen yarı tatlı su Frengi yarı Orta şark Bedevisi bir topluluk haline gelmek üzereyiz. Bu topluluk üzerinde hemen her milletin izlerini bulabilirsiniz; ama kendisine Türk dediği halde, Türklüğe ait değerleri ve Türkçe’yi asla bulamazsınız! “Kendini tanımayan milletler başkalarının avı olmaya mahkûmdurlar” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ü, devletinin kurucusu, milletinin kurtarıcısını bile tanımayan nesiller, geleceğe umutla bakmamızın önündeki en büyük engeldir.
Beynimizi, ruhumuzu, Türklük şuur ve gururumuzu, haysiyetsiz bir teslimiyetçilikle ya Batının küf kokan ve mazlum milletlerin cellâtlığını yapan kurumlarına ya da çöl bedevilerinin din aldatmalarına teslim ettik. Belki, düne nazaran cebimiz üç kuruş gördü, yollarımız düzeltildi, köprüler yapıldı ama düşlediğimiz, hayal ettiğimiz “medeniyet ufkundan bir güneş gibi doğmayı” beceremedik. En büyük sebep, zenginleşirken fakirleştiğimizin farkına varamadık, parayı, pulu tercih ederek manevi değerlerimizi ayaklar altına aldık. Böylece, yok edilmeye karşı en güçlü direnç noktalarımız olan Türklük şuurunu, haysiyetimizi, şerefimizi kaybettik. Batıya ve çöl bedevilerine teslim olduk.
Nerede yaşarsanız yaşayın, şehirde şöyle bir gezintiye çıktığınız zaman, yolda size çarpan birinin sizden özür dilediğini hiç gördünüz mü? İnsanların toplu taşıma araçlarına biniş ve inişlerine hiç dikkat ettiniz mi? Toplu taşıma araçlarında oturduğu yerden kalkarak bebekli bir kadına, yaşlı erkek ya da kadına yer veren bir gence rastladınız mı? Bırakın gençleri, yanında oturan oğlunu kaldıran yaşlılara yer veren bir babaya ya da anneye denk geldiniz mi? Telefonları ile sokakta, toplu taşıma araçlarında bağıra bağıra konuşanların, sevgi, saygı ve hoşgörüden nasibini almamışların, saldırgan tiplerin, asabi, hırçın, bağırıp çağıran, her an, herkese ve her şeye saldırmaya hazır insanların doldurduğu bir şehirde, kim kendini güvende hissederek huzur içinde yaşayabilir? Biz, maalesef şimdi bunları yaşıyoruz. Bütün bunları kanıksadığımız için, görmüyoruz, duymuyoruz, aldırmıyoruz. Bütün bu olanlar medeni bir ülkede genel tepkiye sebep olur, ama biz, kişisel tepki bile veremiyoruz.
Bütün bunlar; kendisine ait her değeri, dilini, tarihini, edebiyatını, sanatını yani kültürel (manevi) değerlerini, hayata bakış, hayatı anlayış ve uygulayış tarzını, böylesine aptalca, hatta aptallık üstü bir barbarlıkla ihtiyar tarihin çöplüğüne atmaya çalışanların, bir inkâr ve bütünüyle Türklüğü reddeder bir paranoyanın gece gündüz demeden, durmadan öten uğursuz baykuşlarının bize yutturdukları hümanizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm masallarının sonucunda ortaya çıkan insan manzaralarımızdır. Eksiği vardır, fakat fazlası yoktur yazdıklarımızın.
Sevgi ve saygının olmadığı bir ülkede, kadına şiddetin, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarlarının, yalancılığın, dolandırıcılığın, yağma ve talanın, doğal olarak algılanması gayet normaldir. Biz bugün bu aşamadayız, bu yüzden yapılanlara birkaç kişinin tepki koyması, toplumun tepkisi manasında değildir. O aykırılar da zaman içinde eriyip kaybolacaklardır. İçimizde yaşayan ve bizden olmayan aydın, yarı aydın, politikacı, sanatçı kisvelerinde arzı endam eyleyen o uğursuz baykuşlar sayesinde, uyguladıkları çok güzel toplum mühendisliği ile kaybetmek üzere olduğumuz bu kültür savaşının sonunda, emin olun ki, yeni bir Kurtuluş Savaşı yapacak kimseyi bulamayacağız. Çünkü adamlar meseleyi kökten halletme yolunu seçmişler. Bizi, bizden çalarak kendilerine benzetiyorlar. Bunu başardıkları gün, onlar için mesele bitmiş olacaktır. Biz ise, yeniden başlayabilecek gücü kendimizde asla bulamayacağız…
Ne yapmamız gerekiyor? Oturup teslim olarak başımıza getirilecekleri mi bekleyeceğiz? Elbette hayır! Teslimiyetçilik ölüm demektir. Peki, ne yapmalıyız? Bir; en az onlar kadar cesur olmak zorundayız. Yaşadığımız ülkenin Türkiye olduğunu, Türk olduğumuzu, Türk olarak yaşamak istediğimizi açık olarak söylemeliyiz… Bize, şunu diyecekler, bunu diyecekler, varsın desinler, biz kim olduğumuzun farkındaysak onların söyleyeceklerinin hiçbir önemi kalmaz. Hapse atacaklarmış, işimden çıkaracaklarmış falan… Varsın yapsınlar, sonunda kazanılacak zaferin bir bedeli mutlaka olacaktır, bizim neslimiz de o bedeli ödesin! Bir araya gelme çabaları var, bu çabalara, bütün siyasi düşünceleri bir kenara bırakarak Türkiye – Cumhuriyet ve Atatürk ekseni etrafında birleşebilir ve destek olabiliriz. Memleketini seven, özgür, bağımsız ve mutlu yaşamak isteyen herkesin bu tür oluşumlara destek vermesi gerekir. Bu destek, maddi olabilir, manevi olabilir, yayınları okuyarak açık toplantılara, konferanslara katılarak olabilir, yayınları dağıtarak yayınlara yazı göndererek olabilir… Yani her türlü şartta bir destek şekli bulunabilir. Yeter ki, samimi ve gönülden olsun!
Kendimizden, kültürümüzden uzaklaşarak Batılı tatlı su Frengi ya da Doğulu Çöl Bedevisi olacağımızı zannettik. Doğal olarak hiç biri olamadık. Sadece kendimizi, kimliğimizi, benliğimizi kaybettik ve Batılı tatlısu Frenkleri ile Doğulu Çöl Bedevilerinin şamar oğlanına döndük. Yani, başkalarının yapmak istediklerini kendi ellerimizle kendimiz yaptık. Kendi kimliğimize, dilimize, tarihimize, edebiyatımıza, kültürel değerlerimize ihanet ettik. Bugünkü sıkıntılarımızın temeli, bu kendini ve ne olduğunu bilmezlik, kimlik sorunu ve şamar oğlanlığı psikolojisidir. Doğal olarak aşağılık kompleksinin dışa vurumudur. Kültürel değerlerimizi akıl almaz bir cehalet ve küstahlıkla kendimizin saymayarak dışladık, binlerce yılın mahsulü olarak oluşturduğumuz milli ve manevi değerlerimizi yabancılaştırdık kendimizin saymadık. Çünkü önerilen yeni kültür dairesine, mal bulmuş mağribi gibi balıklamasına dalmak zorunda olduğumuzu düşünenler tarafından düşürüldüğümüz tuzağı fark edemedik. Toplum olarak yeni kültürün peşine düştük. Bunun imkânsız olduğunu anlayamadık. Rum meyhanelerine gidip bir kadeh uzo içen, İtalyan restoranında bir kadeh şarap içip bir pizza yiyen, başına Yahudi şapkası takarak dolaşan, ceketinin cebinde İngilizce, Fransızca gazete taşıyan, kiliseye giderek bir mum yakan kendini yeni kültürün temsilcisi sayarak ahkâm kestiler. Bu ahkâmlara kananlar ne idüğü belirsiz bir yeni kültür peşine düştüler, sofrayı kendi elleriyle hazırlayıp aç kurtlar gibi bekleyenlere sundular. Bu kadar yanlışın, aymazlığın, yanılgının belki de ihanetin bir bedeli olacaktı ve bugün biz, bazılarımızın hiç günahı olmadığı halde bu bedeli ödüyoruz.
Kendi bindiği dalı kesen, kendi kendine kültür katliamı yapan toplumların bundan fazlasını beklemeye hakları yoktur! Bakın, bu batının ve doğunun uğursuz baykuşlarının marifetleri ile bu ülkede neler yapıldı da farkında olamadık: Dilimiz törpülendi, yok olma derekesine indirildi. Edebiyatımız taklide ve şahsiyetsizliğe yöneltildi. Tarihimiz ve kahramanlarımız unutturuldu. Kültürümüz batı ve doğudan alınmalarla sulandırıldı. Arap’ın, Fars’ın hurafeleri, yalanları, uydurmaları, kötü adetleri bize din diye yutturuldu. Şahsiyetimiz ve haysiyetimiz ayaklar altına alındı. Taklitçilik yaratıcılığın önüne geçti. Milli olan tüm değerlerimiz barbarca ve hoyratça yok edildi. Şahsiyetsiz, kimliksiz nev-i şahsına münhasır nesiller yetiştirildi. Bu nesillerin yönettiği ülkenin bundan daha iyi olması zaten mümkün olmadığından bu duruma geldik…

Ne güzel söylemiş atalarımız: güvenme bele inkâr eder, güvenme ele satar!

Başa dön tuşu